Nesil Fatih´ini arıyor

Genel tarih,Dinler tarihi,Osmanlı tarihi,Dünya tarihi,İslam tarihi,Peygamberler tarihi,Sanat tarihi gibi tüm tarih kategorilerinde ve; ülkeler,bölgeler,şehirler ve dünya coğrafyası ile ilgili merak ettiğiniz konularda bilgi paylaşımında bulunabileceğiniz forum köşemiz.
Kullanıcı avatarı
mecazibirsevdabu
Usta Üye
Usta Üye
Mesajlar: 179
Kayıt: Cum May 18, 2007 1:00 am

Nesil Fatih´ini arıyor

Mesajgönderen mecazibirsevdabu » Cmt May 19, 2007 8:07 pm

Önce şu soruyu soralım; bugün neden aramızdan bir Fatih çıkmıyor? Kolay değildir elbette ki. O karaların ve denizlerin sultanıydı. O Gazzaliyi de Homerosu da merak ediyordu. Onun fetihleri ileriye ve geriye doğru yırtıyordu zamanın atlasını. O ufukların Sultanıydı. Evvela, bugün Fatih yetiştirecek anne babalar, bu Fatihi eğitecek okullar-öğretmenler, arasından Fatih çıkartacak bir toplum var mı? Bir bitkinin yetişmesi için bile verimli toprağa, suya ve uygun iklime ihtiyaç duyulduğuna göre bir Fatihin yetişmesi için uygun bir ortamın olması gerekmez mi? Şimdi Fatihin yetiştiği ortama bir göz atalım.
Sultan Mehmed henüz 17 yaşında iken, hocası Akşemseddin, başarının en önemli kuralını fısıldadı: "Hedefini tespit et". Hedef belirlendi: "Konstantiniyye mutlaka fethedilecektir". Akşemseddin devam etti: "Dağ ne kadar yüksek olursa olsun, yol onun üzerinden geçer. Sen yol ol ki dağların bile üzerinden geçesin". Genç Sultan sordu: "Ya şartlar el verişli olmazsa?" Hocası cevap verdi: "Şartlara teslim olmazsan, şartlar değişir sana teslim olurlar".
Öncelikle şunu belirtelim: Sultan Mehmedin doğduğu dünyada bir Fatihin yetişmesi için gerekli maddi ve manevi şartlar hazırdı. Osmanoğlunun elinde, kıble eksenli, Kuran orjinli insan kaynakları vardı. Sultan Mehmed hem Molla Gürani, hem Molla Hüsrev, hem de Akşemseddin gibi ilim ve gönül adamlarından aynı dönemde ders alacak kadar şanslıydı. "Fetih ekseni", birbirini tamamlayan üç abide insandan oluşur: Biri Fatih, ikincisi Akşemseddin, üçüncüsü ise Ulubatlı Hasandır. Fatih adaletli ve liyakatli yönetimi temsil ediyor, Akşemseddin, Kuran ve sünnet gibi dinin temel kaynaklarını temsil ediyor, Ulubatlı Hasan ise toplumsal terbiyenin cihad ruhunu temsil ediyor.1 Millet bu üçlüyü yetiştirdiği zaman başarı yolları tekrar önünde açılacaktır.
İdeallerin Sultanı
19 yaşında tahta çıkan Sultan Fatih, sultan olarak doğmuştu ama Fatih olarak doğmamıştı. Fatih unvanını çalışarak, plan yaparak, cihad ederek ve feth-i mübini gerçekleştirerek, bileğinin hakkıyla kazanmıştır. Tahta çıktığında, kendisine hedef olarak Peygamber (s.a.v) müjdesi olan İstanbulu seçmesi, Fatihin büyüklüğünü göstermektedir. Biliyordu ki; İskendernamelerin, Timurnamelerin yerini Fatihnamelere bırakması ve doğunun ve batının hükümranlığının Osmanoğullarına geçmesi için, İstanbul mutlaka alınmalıydı. "Konstantiniyye (İstanbul) muhakkak fetih edilecektir. Onu fetheden kumandan ne güzel kumandandır. Onu fetheden ordu ne güzel ordudur."2 Genç Sultan, bu hedefini gerçekleştirebilmek için, sürekli çalışıyor, planlar yapıyor, projeler geliştiriyordu. Geceler boyu herkesin ışığının söndüğü zamanlarda, bir nöbetçilerin bir de genç sultanın ışığının yandığı görülürdü. Sultan biliyordu ki, hedeflere ulaşmak için mutlaka çalışmak gerekliydi. Yine biliyordu ki "Allah çalışanın yanındadır", "kişi için ancak çalıştığının karşılığı vardır." Allah, yatanlara değil çalışanlara yardım eder. Davanızın hak olması yatışınıza mazeret olmamalıdır.
Fatih, bir taraftan büyük toplar döktürüyor, donanma hazırlıyor, Rumeli Hisarını yaptırıyor, fethin gerçekleşmesi için maddi hazırlıkları tamamlıyorken diğer taraftan şeyhleri, dervişleri, alperenleri, gönül sultanlarını İstanbulda topluyor, onların dualarına ve maneviyatlarına sığınıyordu. Macar Urbanla, topların balistik hesaplarını yapıp, maddi âlemleri seyrederken, hocası Akşemseddinle manevi alemleri seyreyliyordu. Fatih madde ile manayı birleştirerek İstanbulun fethini gerçekleştirmiştir.
Akşemseddin ve diğer hocalar ordunun arasında dolaşıyor, onlara cihadın önemini anlatıyordu. Gündüz savaşan askerler, geceleri Allah a yalvarıyor, Ona sığınıyorlardı. Fatih in askerleri, fethin Allahın yardımı ile geleceğini biliyordu. Akşemseddinin Hz. Eyyub el Ensarinin kabrini bulması fethin gerçekleşeceğinin işareti sayılıyor ve kuşatmaya devam ediliyor. Bütün bunlar fethi gerçekleştiren manevi dinamiklerdir.
Fatih, başarının hedefe kilitlenmekten geçtiğini biliyordu.
"Ya İstanbul beni alır ya ben İstanbulu" derken, hedefini gerçekleştirmek için, önüne çıkan tüm güçlükleri aşma kararlılığında olduğunu anlamamız gerekiyor. Fethi gerçekleştirmek için, tüm zorlukları ancak bu inançla aşıyordu. Bu inançla gemileri karadan yürütüyor ve olmazları olduruyor fethi gerçekleştiriyordu. Buna inancın zaferi denir. Sihirli formül şudur: insan + hedef + inanç + gayret = Zafer
Fatih´in ve fetihin gayesi
Fatih´in gayesi, insanlığın yüzünü, doğuya ve batıya çevirmek değil, insanlığın yüzünü, yerlerin ve göklerin yaratıcısı olan, Allah a çevirmekti. Onun görevi toprağı gübrelemek, aşılamak, çapalamak velhasıl zemini hazırlamaktı. Ama bunun içinde uygun bir toprağın olması gerekiyordu ve fetih işte tamda bunu sağlıyordu.3
O ufukların sultanıydı. Yaptıklarını bir üst gayeye ulaşmak için yapıyordu. O, gaye ve ideal insanıydı. Onu Sultan Mehmed iken Sultan Fatih yapan şey işte buydu.
Fatih, İstanbulu yalnız fethedilecek bir toprak parçası olarak değil aynı zamanda bir idealin, asırlardır peşinde koşulan Medine- i Fazılanın gerçekleştirileceği bir medeniyet projesi olarak görüyordu.4 Abdülhak Hamid, Fatihin yapmak istediğini şiirinde şöyle özetliyor:
Tevhid idi meramın İslam ile enamı, (halkı)
Birleşti ol uğurda ilminle iktidarın. Yahya Kemal Beyatlı ise: "Biz İstanbulda mekanı değil zamanı fethettik." demektedir. Fethin kelime anlamı, açmak olduğuna göre, İstanbulun fethiyle, zaman ve mekan, İslam medeniyetine açılmıştır. Bu bakış açısıyla İstanbulun fethi tarihi bir hadise olmaktan çıkar, insanlığın hakikatle arasındaki perdelerin açılması manasını kazanır. Fatih, İstanbulu fethetmekle işin bitmediğinin, asıl fethin yeni başladığının bilincindeydi. Nitekim Fatih, Vakfiyesinde şöyle seslenmektedir:
"Hüner bir şehri bünyad eylemekdür,
Reaya kalbin abad eylemekdür."5 Asıl hüner bir şehir kurmak ve o şehirde yaşayan halkın kalbini imar etmektir. Düşünün, Fatih İstanbulu fethettikten sonra onu imar etmek yerine bizim son elli yıldır yaptığımız gibi tahrip etseydi, biz şimdi hangi yüzle fetih yıl dönümlerini kutlar, hangi yüzle bu şehrin zamanını yani ruhunu fethe talip olduğumuzu söyleyebilirdik? Fatih, İstanbulu imar ederek bu şehri yeryüzüne bir mutluluk kapısı (Dersaadet) yaparak bir madde Fatihi değil bir mana fatihi olduğunu göstermiştir.
Kullanıcı avatarı
balikci3435
Aktif Üye
Aktif Üye
Mesajlar: 131
Kayıt: Çrş Şub 28, 2007 1:00 am

Mesajgönderen balikci3435 » Pzr May 20, 2007 9:10 pm

"insan + hedef + inanç + gayret = Zafer"
yazıya ekleyecek birşey dışında hiçbir gayrete girilmez ki yazı tamamlansın..o da "fethedilecek yerler varsa fatihler de olacaktır"cümlesidir.mükemmel bir konuydu.
Gönül Dostlarım; İslam'ı öyle diri ve sağlam
yaşayalım ki,bizi fikren öldürmeye gelen bizde dirilsin...

“Tarih” sayfasına dön

Kimler çevrimiçi

Bu forumu görüntüleyen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir